26 Mart 2014 Çarşamba

Para Harcama Sanatı

Orjinal ismi ile The Wolf of Wall Street para aşkıyla yanıp tutuşan borsacı Jordan Belfort ( Leonardo Di Caprio ) ve yandaşlarının başından geçen iniş çıkışları anlatan oldukça uzun ve yer yer sıkıcı, yarıdan fazla sahnesi ot, hap,uyuşturucu ve pornografik içeriğe sahip bir film..Oyunculuklar hoş, bazı yerlerde gerçeği aratmayacak nitelikte. Verdiği mesaj ise izleyene göre değişir. Hızlı yaşayıp genç ölmek isteme arzusu da uyandırabilir, çok para haramsız olmaz diyeni de haklı çıkarabilir.

Ancak yine de güzel bir kariyer gelişim filmi :) Bir ekip nasıl toparlanır, nasıl motive edilir, nası motive tutulur, dostluk denilen kavram nerede başlar nerede biter gibi dersler çıkarmak pek mümkün. Hem de eğlenirken.Seks konusu çok fazla işlendiği için, insanoğlunun parayı vurduğunda ( ! ) hayvani güdülerinin nasıl şekil değiştirip ortaya çıktığı da bir başka çıkarım noktası olabilir :) Yani olayı nereden izlediğinize göre...


Parayı nasıl kazandığın kadar onu nasıl kullandığın ve harcadığın da mühim mesele :) Çevremde, para denilen nesnenin bolca olduğu ama harcamayı beceremeyen onlarca insanı izleme imkanı bulurken bunun da bir beceri meselesi olduğunu bir kez daha gördüm..O yüzden bu filmi ben çekseydim ismini Para Harcama Sanatı yapardım :)













14 Şubat 2014 Cuma

Ah Elizabeth Vah Elizabeth

Soğuk kış gecelerinden birinde izlediğim iki film hakkında uzun zamandır yazmak istedim ama şimdi mümkün oldu.
İlki 1998 yılında çekilmiş ve devam filmi 2007 de tamamlanmış, İngiltere Kraliçesi I.Elizabeth' in yaşam filmi.
Devam filmi ile ilk film arka arkaya izlense çok iyi olur. Tabi mümkünse. İlk film devam filmine göre daha kopuk ve zor ilerliyor, devamını da izleyince her şey yerli yerinde.

Aldığı ödüllerden ve senarist, oyuncu, yönetmen kadrosundan bahsetmek yersiz olur amaç bu değil, bkz. Wikipedia.

Neden şimdi yazmak istediğime netlik kazandırmak gerekirse son günlerde nedense Türkiye gündemine oturan Şehzade Mustafa' nın katli ( bkz. Muhteşem Yüzyıl ) ve siyasilerin çoluk çocuğu akraba ve sosyal çevresi üzerinde dolaşan kara bulutlar..

Şehzade Mustafa dönemine tanıklık etmemizi sağlayacak çok az bilgi belge mevcut elimize. Divan kararı ve Şeyhülislam onayı ile gerçekleştiğini, Kanuni' nin sonrasında bu acıdan dolayı hastalanıp öldüğünü ( zaten katledildiğinde yaşı 70 idi, 13 yıl da tahtta kaldı, acıya ne hacet ) biliyoruz. Hürrem ve Rüstem oyunlarına girmeye gerek yok..

Öte yandan yüzyıllar geçse de nihayetinde konu bir babanın evladını katlettirmesi ise ne güç bir iş olduğunu tartışmak yersiz. Nasıl bir irade ya da güç ile hareket ettiğini merak ediyordum ki aklıma Elizabeth filmi geldi..

Ülkesinin bekası (!) için göze aldığı terkler, dirayeti,sabrı ve sabırsızlığı, kadın başına (!) meydan okuyuşları ve zamanla Meryem'e dönüşme süreci..
Filmin bir yerinde ülkesinin istikbali için devreye iyi niyeti ile giren (!) damat adayları arasında Osmanlı Sultanları da vardı.. Kiminle evlenirse ülke damat beyin orduları tarafından güvenli hale getirilecekti güya.

Elizabeth sürekli Osmanlı Sultanı ile Fransa ve İspanya prensleri arasında gidip geldi. Nihayetinde bekarlığı seçti.
Bir bölümde zırhını giyinip askerlere gaz verme sahnesi vardı ki çok başarılı idi..

Devletin bekası için Elizabeth' in ve Kanuni' nin ve dahi nice yöneticilerin seçimlerini değerlendirip, bugüne yol gösterebilmesi adına iyi niyet taşıyorum.

Başka bir açıdan değerlendirildiğinde ise Katoliklerle Protestanların alıp veremediği meselelerin nelere sebep olduğu izlenebilir. Bilmiyorum buradan çıkarılabilecek sonuçlar acaba "kimlere" ders olabilir.


Neyse ki görsel şölen ve müzikler mükemmel, isteyenler oraya da odaklanabilir :)





24 Ekim 2013 Perşembe

Ne kadar uzun o kadar iyi

İlk kez trene bindiğimi hatırlıyorum film jeneriğini izlerken. Ne kadar heyecan, korku, garipseme, sallantı, mide bulantısı, uyku sersemliği, kulaktaki hoş tını varsa hepsi beni bulmuştu rayların üzerinde dans etmeye başladığında..







Kitabını bildiğim uyarlamalardan en şahanesini sabırsızlıkla bir solukta izledim. Kendimden ve dahi sevgili adamından utandım nasıl sinemada izlemedik diye.

Kenan İmirzalıoğlu aşmış gitmiş, uçmuş gitmiş, o nasıl bir oyunculuk evrimi, bu nasıl bir karizma yansıtışı.. Münire rolünü üstlenen Tuğçe Kazaz dahi ( ! ) öyle bir sakinlik dinginlik içinde rol çıkarmış ki film boyunca hem nefes alamadım hem gerildim hem huzur duydum hem de sürekli
-vay anasını
nidalarını tekrarladım durdum.

Yönetmen koltuğunda oturan Osman Sınav sanırım Kenan Bey ile değişik bir kimya tutturmuş Deli Yürek' ten gelen. Ama harika bir iş çıkmış ki ortaya Oscar' a aday olmuyorsa biraz durup düşünmemiz gerek.

Cihat Tamer' den Mustafa Alabora' ya Güven Kıraç' tan Mustafa Üstündağ' a kadar bir çok şahane oyuncu filmin içinde. Ne çok kısa ne kabak tadında. Harika bir matematikle yerleştirilmiş.. Olsa da azıcık daha izlesek anında çekiliyorlar sahneden.

Kitabı senaryolaştıran Yiğit Güralp' i ayakta alkışlamak gerek. Filmin dram niteliğini bozmadan bu kadar tadında komediyi güzel çıkarmış seyirci karşısına. Müzikler ve görüntüler de mükemmel. Kostümler dekor da bonus olarak çok iyi.

Velhasıl kelam trenlere dirsek teması, hatta bazen vagon içi 5 yıldızlı apart halinde ilerleyen bir uzun hikaye..

Yoksulluk, başkaldırı, isyan ve tevekkül, aşk ve güç.. Küçüklüğümüzde bilmediğimiz onlarca duygu ile en az 3 kez izlenmeli.

S' si düşmüş klavyeden EVGİLERLE :)






6 Mart 2013 Çarşamba

Rüyalarda Buluşuruz


Ne içli bir şarkıdır "Zaman geçmiş olsa bile rüyalarda buluşuruz, bu şarkıyla kavuşuruz".

Hele de Paşa söylüyorsa 70 lik açtırır adama.

Konumuz bu değil ancak niye bana bu şarkıyı anımsatıyor bilmiyorum. Dün gece "Kelebeğin Rüyası" nı izledim. Birazz karalamak istedim üzerine. Dürüst konuşmak gerekirse pozitif önyargılarımla negatif olanlar birbirini götürdü, oturup nötr nötr izledim..
Pozitiftim çünkü konu şiirli yaşamlar, yönetmen Yılmaz E, görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki ( bkz. Üç Maymuni Vavien, Bir Zamanlar Anadolu' da vb. )
Negatiftim çünkü Kıvanç Tatlıtuğ başrol yarısında, diğer yarısı Mert Fırat, Belçim Bilgin esas kız..

Neyse sözün özü izlenimlerim fena sayılmaz ama fena gol yedim.

Kıvanç Tatlıtuğ ismini böyle fütursuzca olumsuz cümlelerde kullanmamak gerekmiş. Ne demiş Bülent Ersoy :) "Helal Olsun". Hem rol kabiliyetini bu denli geliştirmesi, hem o kadar kilo verip rolünün hakkını görsel olarak desteklemesi hem Behlül' den Muzaffer' e geçiş aşamaları..

Belçim Hanım ise öyle sırıtmış öyle sırıtmış ki istediğiniz kadar bilekten lastikli beyaz çorap giydirin 30 yaşındaki bir hanım maalesef 15 yaşında görünemiyor. Yapısal olarak müsait değil yani. Göğüsler önden gider, kaz ayakları desen ne yapsan olmaz...

Mert Fırat' a gelince severim kendisini, iyi de rol yapar ancak Kıvnç' ın yanında sanki kasten daha silik oynamış gibi geldi. İki başrol olmaz arkadaş birimiz az eksik olalım sen daha yakışıklısın sen önden git der gibiydi.

Yılmaz Erdoğan' a gelince, şiirlerini severim, Mükremin' in hastasıyım, Bir Zamanlar Anadolu' da yı iki kez izledim sindire sindire, Neşeli Hayat' ı ise 3-4 kez izledim her biri ayrı tadında.. Organize İşler' de iyi iş çıkarmıştı. Ama bu defa olmamış .Silik kalmışi rol üstüne olmamış maalesef. Böyle hoppidi geçti tüm sahneler çok üzüldüm. Bir oyuncakçı önünde sırtında çuval ile hohoho bağıran adam izlerken içimin burkulması neredeee Behçet Necatigil' in karakteristik özelliklerini yansıtmak nerede..

Filmin kendisine gelince, çok fena halde sığ. Yani öyle ki ne zaman Rüştü Mediha' ya aşık oldu, Mediha' nın gerçek (!) hastalığı neydi, Rüştü çaresizce çırpınırken Muzaffer niye Suzan Suzi diye tırmaladı, Devrim Arabalarında' ki o babayiğit başrole bile sığmayan Taner Birsel baba oğul dialoğunsa aynaya bakakaldı ( bir his geçti mi hayır )

Falan filan. Dedim gitti. Fena gol yedim bu filmden. Hayret o kadar da nötr gitmiştim.

SGD Mart 13



20 Şubat 2013 Çarşamba

Otuzbeş artı bir

Bugün itibariyle hem otuzbeş yaşımdan hem de bundan sonraki sigarasız hayatımdan artı bir gün aldım daha şimdiden.

Zaman kavramının  akışı ve yönü ile ilgili bilimsel felsefik ya da başka birşeysel yazı değil bu. Yapmak isteyip yapamadığım şeylerle ilgili..

Daha önce sigarayı bıraktım. Tam döt buçuk yıl elimi dahi sürmedim. Ne canım çekti ne yoksunluk hissettim ne de diğer zorluklarını gördüm. Üstelik günde bir paketi çook rahat savuruyordum  [ devirmenin dumancası :) ] ikinin küllerinden doğuyordum

Sigaradan nefret ediyordum ve dahi içerek kendimden de.
Neyse günler haftalar ilerlerken bir de baktım yılllaaar yıllar geçmiş.

Bir gün böyle Assos' ta sevgili kişisiyle romantizmin top yaptığı bir tatilde birkaç kadeh şaraptan sonra
-Ulan bu saatten sonra kessen zaten içemem ! diyerek bir tane yaktım.

Iğğyyyk. Nasıl iğrenç kesif bir naylon kokusu ağzımda genzimde içimde :(

Tutmayı dahi unutmuş beyin, eviriyorum çeviriyorum. Bu ne meret bişeymiş hahaha diye kendimle belki de ilk kez gurur duyuyorum kurtulduğum için..

Neyse tatil biter iş başlar :) emekli değilseniz.. Gel zaman git zaman öyle ayda bir tek dal tüttürmeye balşlıyorum sıcak yaz gecelerinde buz gibi şarap eşliğinde..

Devamını getirmeyeyim. Yazarken bile kahrediyor.

İşte son 24 saattir bantı geri sardım. Herşeyi baştan başlattım. Karar verdim. Bu kez mümkünse hiç başlamamak üzere kendisiyle ayrıldık :)

Ama bu kez kurnazlıklarını ve cahilliklerimi biliyorum :) Yani yemezler artık.. Öyle yok mümkün değil , yok bu saatten sonra imkansız ayakları çekse de egom bana mümkün değil elimi sürmem :)

Yani umarım.

Olsun, en azından karar verdim, uyguladım, yenildim demedim.

Yola devam :)

Otuzbeş yaş konusunu hiç açmıyorum, netekim henüz sindiremedim.. Bilahare işleyeceğim..

21.02.13

22 Ocak 2013 Salı

Temiz hava sahası, berbat yemek masası

Sigaraya açılan savaşa medyanın verdiği destek malum. Sağlık Bakanlığı, Eğitim Bakanlığı, Sivil Toplum Örgütleri..
Sigara Öldürür, Sigara Kanser yapar, Sigara zararlıdır vb.
Çok güzel hareketler bunlar .Sahalarda daha çok görmek isteriz tabi. Ancak toplumun tümünü özellikle erken yaş neslini nasıl tehdit ettiğini tüm dünya çığlık çığlığa bağırırken bizim medyamız neden destek olmuyor bu konuya. Sağlık Bakanlığı' mız neden engel olmuyor 18 yaş altı satışına ? Neyin mi ?
İçinde Mısır Nişastası, Glikoz Şurubu, Fruktoz Şurubu olan HERŞEYİN !

Adına "Ecel Şerbeti" diyelim ve şöyle bir göz atalım önce..
1. Tüm bisküviler, şekerlemeler, sakızlar, gofretler.
2. Tüm asitli ve asitsiz içecekler, sodalar, büyük oranda ( saf denilen ) meyve suları, konsantreler.
3. Biralar
4. Pastane ürünleri ( Baklavadan pastaya, kurabiyeden galetalara )
5. Çikolata ve hatta bayramlık şekerlerde
6. Nar ekşisinde ketçapta
7. Hazır kahvelerde ( ikisi üçü beşi bir aralarda )
8. Reçel ve dondurmalarda
9. Zayıflamak için kullanılan sabah cornflakes lerde
10. Soslarda ve hatta turşularda
11. Toz halde bulunan ve pişirmeye hazır çorbalar, tatlılar, kek tozları.
12. Hazır bir çok ekmek, çörek vb..
ve liste uzaaar gider.
Allah aşkına ciğerlerimizi bu kadar çok korumaya çalışırken biraz da midemize gidenlerle ilgilensek ?
Şeker ve şeker türevlerinin tamamından uzak günler dilerim,
Detaylı bilgi için Hz. Google yeterli.

http://www.editorler.org/?p=1047
http://www.kenandemirkol.net/meyvenin_de_fazlasi_alkol_kadar_zararli.html
http://www.gidahareketi.org/“dogala-Ozdes”-Hayatlar-1624-haberi.aspx
http://www.glikozsurubu.com/

Nazik Ali

Lezzetli yemeğe olan düşkünlüğüm, içimden canavar çıkma noktasına kadar gidiyor.

Fırsat bu fırsat diyerek Gaziantep' e tam 297 yemek çeşidi ile literatüre geçen kente kısa bir seyahat düzenledim.

Anadolu Evleri isimli eski şehir merkezinde bulunan bir butik otelin pek suit ( ! ) odasında kaldım. Duvarlara iki eski elbise, bir kaç dantel, bol miktarda eski (antika değil ) dikiş makinesi, fotoğraf makinesi koymakla butik olduğunu zanneden işletme sahibine diyeceğim tek şey var. Merdivenlerden aşağıda sağda kalan işletmeyi biraz yakından incelemesi yeterli olur :)

Evet, ilk günüm eski şehri gezmeye ayırdım. Tütün Han, Zincirli Bedesten Han gibi bir kaç yeri dolaştıktan sonra hayal kırıklığım had safhaya gelince kendimi İmam Çağda^ş' ın şefkatli masalarına bıraktım.

Tanrım, hayatımda şimdiye dek yediklerim yemek ise Ali Nazik ' e yemek demek vallahi İmam Çağdaş' a ayıp olur.

O nasıl bir birleşim. O etler, o yoğurt, o patlıcan, o sarımsak.. Hele önden gelen Gavurdağı. İçinde eser miktarda olan Nar Pekmezini nasıl harikulade bir lezzet ayarıdır öyle. Tatlı desen değil, salata bu ise diğerleri ne ?

Susamlı bir pide getirdiler. Her şeyi bırakıp kemirmeye başladım. Bir iki üç derken çağırdım garson arkadaşı..
-Ustam sen bundan bana şöyle 40-50 tane yapsan. Atsam derin dondurucuya. Aşerdiğimde çıkarıp ısıtsam ? dedim.

- Onlar satılık değil
cevabı ile yerle yeksan oldum.

O arada gelen adının lahmacun olduğunu öğrendiğim cennet nimeti tam yutmaya başlamıştım ki çok saygıdeğer Ali Nazik masaya nazikçe bırakıldı.

İşte tam da bu sırada kendimi kaybetmişim. Fotoğraflarla sabit bu kayıp anlarım.

Yemek bittiğinde ölmek üzere olan benim tabağıma bırakılan şöbiyet ise cila oldu. Sandalyeden düşmeden yemeyi başardım.

Ama günlük ortalama 2 ton baklava ( yemekler değil sadece baklava ) satıldığını öğrendiğimde düştüm  :)

İmam olan kişi vefat etmiş, oğulları ise 85 yaşında.. Başka yerde şubeleri yok. Ancak sipariş verince İstanbul' a dahi kargo ile her türlü tatlı yollanıyor. Fakat yemekler için böyle bir şansınız yok.

Velhasıl her kim Gaziantep' e gidip İmam Çağdaş' a uğramaz tez dönüşü yasaklana..